31 Mart 2012 Cumartesi
Haftanın Kahvaltı Müziği - 31.03.2011
Güzel ve güneşli bahar günlerine Napoliten şarkılardan daha yakışanı olamaz. Bu gün de seçtiğim eserlere Napoliten aryalar ile devam ediyoruz. Three Tenors 2001 konserinden Mare Chiare bu haftaki seçimim. İyi seyirler :)
3 Mart 2012 Cumartesi
Dağ Başını Duman Almış.
Geçen gün twitter'da takip listemde olan birisi çok güzel bir söz paylaşmıştı Shakespeare'den. "Bir ulusun şarkılarını yapanlar, yasalarını yapanlardan daha güçlüdür" Sonra bu ulusun şarkılarını düşündüm, aklıma eli öpülesi Turgut Özakman'ın yazdığı Diriliş, Şu Çılgın Türkler ve Cumhuriyet üçlemesi geldi. Tarih sırasına göre dizdiğimizde ilk kitap olan Diriliş'te, yaklaşık 90 yıldır bu ulusun şarkısı olmuş mükemmel bir eserin de minik öyküsü var; onu buraya aktarmak isterim.
Selim Sırrı Bey (Tarcan), subay çıktıktan sonra İsveç'te beden eğitimi öğrenimi görmüş, beden eğitimi konusundaki yazıları, konuşmaları ve gösterileri ile büyük ün kazanmıştı. Önemli bir kültür adamıydı.
İstanbul Erkek Öğretmen Okulu'nda edebiyat öğretmeni olan arkadaşı Ali Ulvi Bey'i (Elöve) ziyarete geldi. Yaz tatili dolayısıyla okul büyük bir sessizlik içerisindeydi.
Sözü uzatmadan konuya girdi.
"Ali Ulvi, gençler için yazılmış, coşunca, sevinince, yürürken, birlikteyken söylenen, söylenebilen, hayatı sevdiren, mutluluk veren, insanı canlandıran bir şarkımız, bir marşımız var mı, biliyor musun?"
Ali Ulvi Bey "Ben bilmiyorum ama belki vardır" dedi.
Selim Sırrı Bey yerinden fırladı:
"Yok azizim! Bir 'vatan marşı'mız var. O, ağırbaşlı, içli bir askeri marştır. Ben kıpır kıpır bir şeyden, insana yaşama keyfi veren, ümit dolu bir şarkıdan bahsediyorum."
Koca adımlarla odada dolaşmaya başladı:
"Bizde böyle bir ihtiyaç duyulmamış ki, şarkısı, marşı olsun. Biz neşeli, neşeyi bilen, yaşayan bir toplum değiliz. Bizde açıktan gülmek bile ayıp sayılır. Şarkılarımız inleyen, ağlayan şarkılardır. Marşlarımız da hüzünlüdür. Düşünsene, söyle canlı bir çocuk şarkımız yok. İsveç'teyken bir şarkı duymuş çok sevmiştim. Notasını getirdim. Her dizesi sekiz hece. Felix Körling diye bir bestecinin. Çok şirin, keyifli, güzel bir şarkı. Ben bir idman (jimnastik) bayramı düzenlemek, bahara yetiştirmek istiyorum. Bu şarkıyı o gösteride kullanmayı düşünüyorum."
Durdu, yalvarır gibi baktı:
"Bu şarkıya Türkçe söz yazar mısın?"
***
(Arada Çanakkale'de ikinci kara savaşı da olur, Mustafa Kemal'in büyük komutası ile Türk ordusu İngilizleri mağlup ederek kesin zaferi kazanır)
***
Ali Ulvi Bey, Selim Sırrı Bey'in odasına giriyordu. Uğrayacağını haber vermişti. Birer kahve içtiler. Ali Ulvi Bey cebinden bir kağıt çıkardı:
"Kardeşim, Çanakkale'de büyük bir zafer kazandığımızı öğrendiğim gece sevinçten uyuyamadım. O heyecanla bir güfte yazdım. Umarım beğenirsin."
"Oku Lütfen"
Ali Ulvi Bey yazdığı güfteyi okudu:
Dağ başını duman almış
Gümüş dere durmaz akar
Güneş ufuktan şimdi doğar
Yürüyelim arkadaşlar
Sesimizi yer, gök, su dinlesin
Sert adımlarla her yer inlesin
Bu gök, deniz nerede var
Nerede bu dağlar taşlar
Bu ağaçlar, güzel kuşlar
Yürüyelim arkadaşlar
Sesimizi yer, gök, su dinlesin
Sert adımlarla her yer inlesin
Enver Paşa adının duyulmasını bile istemiyordu ama Türk'ün talihi Mustafa Kemal'e ilerde söyleyerek geleceğe yürüyeceği bir şarkı bile hazırlatmaktaydı.
Selim Sırrı Bey güfteyi eline aldı, şarkıyı söyleyerek odada dinç adımlarla dönmeye başladı. Söyledikçe gençleşiyor gibiydi. Şarkının, söyleyeni gençleştirmek gibi bir tılsımı olduğunu daha hiç kimse bilmiyordu. Şarkı bitince arkadaşına sarıldı:
"Eline, aklına, yüreğine sağlık. Göreceksin bu küçük şarkı büyük iş görecek, çok tutulacak, çok ünlü olacak, dillerden düşmeyecek"
İşte böyle... Bu ulusun en büyük mayalarından olan bu şarkı, böyle doğdu, kurulan Cumhuriyet'te de büyük pay sahibi oldu, ülkemizin kutladığı Gençlik ve Spor Bayramı'nda da coşkuyla söylendi. Öyle ki, bu ülkenin en büyük spor klüplerinden Galatasaray'ın her Avrupa zaferinde statta ya da salonda bu şarkı da eşlik etti.Hatta aşağıda bir videoyu da paylaşıyorum. Neredeyse 100 yaşındaki bu güzel şarkı hala da söylenmeye devam edecek.
Şimdi ise çeşitli düşüncedeki -öyle ki bu düşünceleri bu güzel şarkıyı paylaştığım sayfada paylaşmaktan büyük bir utanç duyuyorum.- kişiler tarafından stadlarda kutlanması yasaklanmak istenen 19 Mayıs'ımız yaklaşırken bu şarkıyı daha da büyük coşkuyla söylememiz lazım. Shakespeare'in dediğini kanıtlarcasına.. Ulusumuzun bu şarkısının yasaları yapanlarından daha güçlü olduğunu göstermek için.
Haftanın Kahvaltı Müziği - 03.03.2011
Çok uzun zamandır sizlerle yeni müzikler paylaşmıyordum, şimdi yeniden başlayalım. Bu arada arama motorlarından ne kadar kahvaltı müziğine talep olduğunu görüyorum arayan ve bloga uğrayıp seçtiklerime bakan herkese teşekkürlerimle bu haftanın enfes napoliten aryası Torna A Surriento ile baş başa bırakıyorum
25 Şubat 2012 Cumartesi
İspanya'nın Tarihi ve Mirası (!?!)
Az önce dehşet içerisinde bir haber izledim. İspanya'nın sömürge döneminden elde ettiği ama denizin dibini boylayan 500 milyon dolarlık gümüş ve altın sikkeler, ABD tarafından bulunmuş. İspanya ise 5 yıldır hukuk mücadelesi veriyormuş ve kazanmış. Şimdi bu sikkeler İspanya'ya iade ediliyormuş. İspanyol yetkililer de televizyona çıkmış, pişkin pişkin bu bizim mirasımız, tarihimiz ve sonuna kadar hak ediyoruz demişler.
Buradan sonra sorularımızı soralım, Bu sikkeleri zamanının hangi Latin Amerika ya da Afrika ülkesini sömürerek elde etttiniz? Hangi nehirlerinden berrak su akan, toprağından en verimli tarım ürünleri fışkıran ülkeyi başta veba olmak üzere binbir çeşit hastalık götürerek, acımasızca top ve tüfek ateşine tutarak yok ettiniz, insanlarını acımadan köleleştirdiniz? Sorumlusu sadece siz miydiniz, yoksa Portekiz ve haşmetli (!?!) İngiltere kral ve kraliçeleri de sizin yanınızda mıydı?
Tam anlamıyla rezillik. En kötüsü de televizyona çıkıp sırıtan ve tarihi ile, mirası ile gurur duyanlar. Eduardo Galeano başta olmak üzere bin çeşit latin ülke evladını hüzne boğmaya devam edenler.
Yazdım, yazıyorum, nefesim yettiğince de yazmaya devam edeceğim. Ülke toprağından altın çıkıyor hayallerine inanmayalım, 1 gram değerli maden için tonlarca toprak ve suyun zehirlendiğini unutmayalım. Başta Kaz Dağları olmak üzere katledilmek istenen cennet gibi güzelliklerimize el koymaya çalışanlara dur diyelim. Yoksa şimdilerde iç savaşın, kaosun, açlığın, binbir çeşit belanın eksik olmadığı Afrika ve Latin Amerika ülkelerinden farkımız kalmayacak.
Yaşasın Ankara'nın En Yüksek Binası

Bu ayın başlarında Türk Telekom, yeni genel müdürlük binasının temelini atmış. Törene katılan Bakan Binali Yıldırım da binanın teknolojik bir bina olacağını ve kullanıcı dostu bir bina olacağını belirttikten sonra eklemiş. Altındağ'daki Türk Telekom kampüsünde yer alacak olan bu bina 192 metre yükseklik ile Ankara'nın en yüksek binası olacakmış.
Bir düşündüm, yaz tatillerinde çocukluğumun, üniversitede ise uzun yıllarımın geçtiği Başkent'i. En yüksek binası 80'lerin sonlarında inşa edilen Atakule'dir ki bu bina bile Ankara'nın siluetini bozduğu için uzun yıllar eleştirilmiş, insanların alışması için bir hayli zaman geçmesi gerekmişti. Şehir içinde evler maksimum 5 katlıdır, kimsenin de aklına daha yüksek bir apartman/iş merkezi yapayım düşüncesi gelmemiştir. O zaman neden Ankara'nın en merkez ilçelerinden birinde bu kadar yüksek bina yapma yarışı? Neden silüet bozmaya bu kadar meraklıyız? Hep eleştirilir 1930'lardan sonrasının mimari anlayışı estetikten yoksundur diye. Şimdiki mimari anlayış da şehir silüetlerine tecavüz eden, bozan mahveden diye tarihe geçecek anlaşılan.
2 Ocak 2012 Pazartesi
Can'ımızın ardından.
Twitter’da yazmıştım, 2012 hedeflerimden bir tanesi de bloguma daha fazla eğilmek ve haftada 5 yazı yazmaya özen göstermekti. Ama bu işe böyle bir yazı ile başlayacağım aklımın ucundan bile geçmezdi.
Hacettepe zamanlarında İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden arkadaşların zoruyla dersine girmiştim, “Ben ne anlarım sizin dersinizden” demiştim. Onların cevabı ise şu olmuştu: “Can Hoca farklıdır” Gerçekten de içeri girdiğimde bambaşka bir insanla karşılaştım. Can Abanazır, Beşiktaş forması ile sınıfa girdi, (galiba Türkiye kupasında çok farklı bir galibiyet almışlardı) kürsünün üzerine oturdu ve İngiliz Tarihi anlatmaya başladı. Çok ama çok farklıydı, tarihi anlatırken günümüzden de örneklerle birleştiriyordu, ilgi çekiyordu, dersi her zaman takip edilir kılıyordu. Sonra vazgeçemedim, sınıfın zaten yarısından fazlası bölüm dışındandı benim gibi. O anlatıyordu, ben dinliyordum.. O anlatıyordu, ben bir ülkeye daha da bağlanıyordum… bugün Gloriana dendiği zaman soran gözlerle bakmıyorsak, Celtic-Glasgow Rangers arasındaki mücadelenin aslında bir futbol derbisinin çok çok ötesinde olduğunu biliyorsak hep onun sayesindedir.Odasına gittiğinizde sizi güvenlik gibi, kendisinin programı karşılardı: 09.00 İşe geliş, 09.01-10:30 Çalışmak için hazırlanma, 10:30-10:45 Çalışma.. 10:45-12:00 Öğle yemeği için hazırlanma, 12:00-14:00 Öğle yemeği, 14:00-15:30 Kahve molası, 15:30-16:00 çalışma.. 16:05-16:45 çıkış için hazırlanma, 16:45 çıkış…
İçeri girdiğinizde ise bira şişeleri koleksiyonundan tutun da (o bira şişelerinin sadece Beşiktaş markalı olanı açılmamıştır) 70’lerin ve 80’lerin rock ve heavy metal gruplarının posterleri ile dolu bir oda ile karşılaşırsınız. Üstelik her zaman da gülümseyen bir adam ile.. Hiçbir şeyi takmaz, her zaman eğlence odaklıdır, hep esprilidir. Her konudan konuşur, seni yönlendirir. Sadece İngiliz Dili’nin değil tüm Hacettepe’nin efsanesi.. Kendisinin her bölümden öğrencisi olurdu. Daha doğrusu atölyesinde şekil alan, dünya görüşü değişen, var olmanın ve insan olmanın ne demek olduğu beyinlerine kazınan gençler.
Takip edenler, yakın çevrem bilirler, klasik müzik, caz, 70’lerin rock grupları neredeyse vazgeçemediğim ve hep dinlediğim müzik türleridir. İşte bu birikimin daha doğrusu bende oluşan bu ilginin temeline ilk taşı koyanlardan birisini kaybettim bugün. Nerede bir Avrupa Futbol Şampiyonası ya da Dünya Kupası oynansa hep İngiltere’yi tutarım ve Londra benim için hayalimdeki şehirdir. İşte İngiltere’yi ve Londra’yı, İngiliz Kültürü’nü sevdiren kişiyi de kaybettim aynı zamanda bugün. Kısacası beni ben yapan en önemli değerlerden birisini kaybettim.
Ölümünün, içimdeki umudun, bu dünyada hep güzel şeylerin olduğuna dair duygularımı alıp götürdüğü aslında bu dünyanın ne kadar kahpe ve ne kadar pislik bir yer olduğunu tekrar tekrar kafama kakıldığı kişiler listesine girdi Can Hocam. Ve düşünün bu adamla hayatımın sadece birkaç ayı kesişti, kimbilir onunla uzun yıllarını paylaşanlar ne düşünüyordur?
Bu sabah eminim ki yukarılarda bir yerde muhteşem ve efsane bir rock konseri olacağının haberini almış ve en önden yer kapabilmek için acele etmiştir. Aşkolsun Hocam, biz senin önünde tüm cdleri, kasetleri, plakları dağ gibi sıralardık; ne kadar efsane olsa da yukarıdaki o konser için bu dünya satılır mı?
Haberini aldığımdan beri aklımda hep bu şarkı var. Senin için gelsin Hocam, mekanın cennet olsun her daim...
2 Ağustos 2011 Salı
Kahvaltı Müziği - 02.08.2011
Bu seçimimizde dünyada en çok bilinen klasik gitar eserlerinden birinin farklı bir yönüne yer veriyoruz. Rodrigo'nun Gitar Konçertosu olarak da bilinen Concierto de Aranjuez isimli eserinin ilk bölümünü dinleyeceğiz. Bu eserin dünyaca ünlü ve herkesin bildiği kısmı 2. bölüm olan Adagio bölümü ama daha yüksek tempolu Allegro con spirito bölümünü dinliyoruz. Bu bölüm için Rodrigo, ruh ve zindeliğin ritmik bir şekilde canlandırıldığını belirtmiş.
Kaz Dağları'nda Katliam
Daha önce bahsetmiştik, Kaz Dağları'nda altın madenleri yüzünden süregelen katliamdan. En son gittiğimiz tatilde de gördük ki değişen hiç ama hiç bir şey yok. O güzel çam ormanlarının arasında yükselen dumanlar, taş ocakları, altın madenleri bu oksijen depolarını katletmeye devam ediyor.
Peki nasıl olacak kim nasıl engelleyecek, hükümetin ilk etapta çözüm bulması gereken problemlerinden değil midir bu? Ya Orman ve Suişleri Bakanlığı ne yapacak? Hepinizin cevabını duyar gibiyim. Ama bu cenneti bu güzelliği kaybetmeden biz elimizden geleni yapmalıyız. Eduardo Galeano'dan örnek vermiştim. Latin Amerika'dan daha beter durumda olacağız bu gidişle.
31 Temmuz 2011 Pazar
Türk Futbolunun Kendini Aşmasını Sağlayan 2 İsim
Aslında bugün böyle bir yazı yazmak hiç aklımda yoktu. Ta ki dün twitterda paylaşılan bir bilgiyi görene kadar.. 30 Temmuz ve 31 Temmuz tarihleri Türk futbolunu değiştiren, geliştiren, çıtayı çok yükseklere çıkaran iki büyük günün yıldönümü. 30 Temmuz 1984, Jupp Derwall Galatasaray ile ilk antrenmanına çıkar. 31 Temmuz 1996, Gheorghe Hagi, Galatasaray ile 4 yıllık sözleşme imzalar.
Bu iki kişinin aslında nasıl bir ulusun futbol kültürünün değişmesine, gelişmesine katkıda bulunduğunu görmek için aslında o dönemlere yakından bir bakmak gerekir. 1984 yılında Jupp Derwall geldiğinde Türkiye, içeride "büyük" takımları olan ama Avrupa'da bugün San Marino, Andorra, Liechtenstein gibi ülkelerin olduğu seviyelerde futbol oynayan bir ülke. 3-4 gol yediğimiz ya da 1-2 farkla yenildiğimiz zaman mutlu olan, hiç iddiası olmayan olan takımların yedek kadrolarını eskaza yendiğimiz zaman insanları sokaklara dökülen.. Çim sahaları bile sayılı, takımlar antrenmanlarını toprak sahalarda yapar. İşte böyle bir ülkeye gelen Derwall, antrenman takımını giyip de Florya'ya indiği ilk gün ağzından şu sözcükler dökülür: Bu sahalar çimlenecek.. O an bu sözleri duyanlar bu adamın ülke futboluna yapacağı katkıyı da anladılar. Galatasaray'da olabilecek en iyi ekip bir aradadır. Çok başarılı bir yönetim, usta bir teknik direktör, zamanla çok güçlenecek çok başarılı işlere imza atacak bir futbolcu kadrosu... Her atılan tohumun gelişme safhasına ihtiyacı vardır. Galatasaray da bu gelişme safhasını 1987 yılında tamamlar ve Derwall-Mustafa Denizli işbirliği, Metin Oktay'dan bu yana gelen en büyük golcü Tanju Çolak, Zoran Simovic, Cevat Prekazi, Uğur Tütüneker, Metin Yıldız, Cüneyt Tanman ve diğerleri ile 3 senedir yan yana oynayan ve birbirini ezberleyen bir kadro sadece Türkiye'de değil Avrupa'da da başarıdan başarıya koşarlar. Bu kadroda oynayan bir futbolcunun kafasında artık şu sözler vardır: Biz bunu yapabiliriz, çünkü bunun için çalıştık, bunun için savaşacağız.. Biz bunu istiyoruz.. Bu sadece bir takımın dirilişi değil bu ülke topraklarında yetişen en büyük teknik direktörlerden birinin de doğuşudur. Başarılarla süslü bir kariyere başlar İzmirli Mustafa Denizli. Derwall'den aldığı bayrak ve düşünce ile birlikte bu takım Şampiyon Klüpler Kupası'nda yarı final görür, Mustafa Denizli ile milli takım da artık Avrupa'nın köklü takımlarına kafa tutmaya başlamıştır. Şerefli mağlubiyetler yavaş yavaş geride kalmaktadır.
Galatasaray artık kuruluş felsefesini canla başla uygulamaktadır.. Türk olmayan takımları yenmek... Ama bir noktadan sonra çıtayı daha yükseklere çıkarma vakti gelmiştir. Bu noktada bu topraklarda doğan bir başka Galatasaraylı, bir başka büyük teknik direktör ile Galatasaray'ın yolları kesişir. Tıpkı Derwall'in Mustafa Denizli'ye felsefesini aşılaması gibi, Milli takımda çok uzun süre kalmayan Sepp Piontek de Fatih Terim'e felsefesini aşılar, onu değiştirir. Milli Takım ilk kez Avrupa Şampiyonası'na katılır, bu turnuvadan dönüşte de Fatih Terim'i Galatasaray'a imza atarken görürüz. Galatasaray yine güçlü bir yönetim ve güçlü bir teknik direktör ile biraradadır. Sırada ise bu takımı yönetecek bir maestroya ihtiyaç vardır. Galatasaray yöneticileri bir uçak yolculuğundaki seyahat dergisinde onun ismini görürler. Romanya'nın en büyük futbolcusu, Real Madrid ve Barcelona'da top koşturmuş Gheorghe Hagi boştadır. Bağlantılar kurulur, birden Hagi de kendisini Galatasaray bayrağı ile yan yana bulur. Ağzından ise bu takımın rengi tıpkı ülkem Romanya gibi sarı-kırmızı, çok güzel tesisleri var, bu takımı çok sevdim sözcükleri dökülür. İşte o andan itibaren Fatih Terim'in sahadaki siluetidir Hagi. Takımı idare eder, kimin nerede ne zaman olacağını belirler, altyapıdan oyuncuları da yetiştirmeye başlar. Bugün insanlar Emre Belözoğlu ve Arda Turan isimlerini biliyorlarsa bu oyuncuların gelişmesinde Hagi'nin payı yadsınamaz. Sadece kendisi değil, diğer oyuncular da Hagi ile beraber gelişmektedir. Biraraya gelen yönetim teknik kadro ve futbolcu ekibi, 4 senelik gelişim safhasından sonra Hagi ile birlikte Metin Oktay ve Tanju Çolak'tan sonra gelmiş en büyük golcü Hakan Şükür, Taffarel, Popescu, orta saha dinamoları Okan Buruk,Suat Kaya,Emre Belözoğlu ile birlikte muhteşem bir kadroya ve muhteşem bir başarıya imza atarlar. Türkiye ilk Avrupa Kupası'nı almıştır. Sonra teknik direktör olan Lucescu ve büyük golcü Jardel ile birlikte Süper Kupa'yı da alıp, Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final oynarlar. Aynı ekip Milli Takım'ın iskeletini de oluşturmuştur. 2002 Dünya Kupası'ndaki üçüncülük de çıtayı artık çok yükseklere çıkaran bu futbolcular ile gelmiştir.
Futbol her zaman gelişti ve gelişmeye de devam ediyor. Türk futbolu her ne kadar yavaş ilerlese de biraz kör topal kalsa da, bu gelişmeye ayak uydurmak zorunda. Artık bir patlamanın daha olması an meselesi. Galatasaray olsun, bir başka takım olsun birileri bunu yapmalı. Bakalım bu teknik direktörler ve futbolcular içinde yeni teknik direktörler ve futbolcular doğacak mı, Türk futbol tarihine ismini altın harfle yazdırmaya hazırlanan diğer oyuncular kim olacak? Bunu hep birlikte göreceğiz.
Bu iki kişinin aslında nasıl bir ulusun futbol kültürünün değişmesine, gelişmesine katkıda bulunduğunu görmek için aslında o dönemlere yakından bir bakmak gerekir. 1984 yılında Jupp Derwall geldiğinde Türkiye, içeride "büyük" takımları olan ama Avrupa'da bugün San Marino, Andorra, Liechtenstein gibi ülkelerin olduğu seviyelerde futbol oynayan bir ülke. 3-4 gol yediğimiz ya da 1-2 farkla yenildiğimiz zaman mutlu olan, hiç iddiası olmayan olan takımların yedek kadrolarını eskaza yendiğimiz zaman insanları sokaklara dökülen.. Çim sahaları bile sayılı, takımlar antrenmanlarını toprak sahalarda yapar. İşte böyle bir ülkeye gelen Derwall, antrenman takımını giyip de Florya'ya indiği ilk gün ağzından şu sözcükler dökülür: Bu sahalar çimlenecek.. O an bu sözleri duyanlar bu adamın ülke futboluna yapacağı katkıyı da anladılar. Galatasaray'da olabilecek en iyi ekip bir aradadır. Çok başarılı bir yönetim, usta bir teknik direktör, zamanla çok güçlenecek çok başarılı işlere imza atacak bir futbolcu kadrosu... Her atılan tohumun gelişme safhasına ihtiyacı vardır. Galatasaray da bu gelişme safhasını 1987 yılında tamamlar ve Derwall-Mustafa Denizli işbirliği, Metin Oktay'dan bu yana gelen en büyük golcü Tanju Çolak, Zoran Simovic, Cevat Prekazi, Uğur Tütüneker, Metin Yıldız, Cüneyt Tanman ve diğerleri ile 3 senedir yan yana oynayan ve birbirini ezberleyen bir kadro sadece Türkiye'de değil Avrupa'da da başarıdan başarıya koşarlar. Bu kadroda oynayan bir futbolcunun kafasında artık şu sözler vardır: Biz bunu yapabiliriz, çünkü bunun için çalıştık, bunun için savaşacağız.. Biz bunu istiyoruz.. Bu sadece bir takımın dirilişi değil bu ülke topraklarında yetişen en büyük teknik direktörlerden birinin de doğuşudur. Başarılarla süslü bir kariyere başlar İzmirli Mustafa Denizli. Derwall'den aldığı bayrak ve düşünce ile birlikte bu takım Şampiyon Klüpler Kupası'nda yarı final görür, Mustafa Denizli ile milli takım da artık Avrupa'nın köklü takımlarına kafa tutmaya başlamıştır. Şerefli mağlubiyetler yavaş yavaş geride kalmaktadır.
Galatasaray artık kuruluş felsefesini canla başla uygulamaktadır.. Türk olmayan takımları yenmek... Ama bir noktadan sonra çıtayı daha yükseklere çıkarma vakti gelmiştir. Bu noktada bu topraklarda doğan bir başka Galatasaraylı, bir başka büyük teknik direktör ile Galatasaray'ın yolları kesişir. Tıpkı Derwall'in Mustafa Denizli'ye felsefesini aşılaması gibi, Milli takımda çok uzun süre kalmayan Sepp Piontek de Fatih Terim'e felsefesini aşılar, onu değiştirir. Milli Takım ilk kez Avrupa Şampiyonası'na katılır, bu turnuvadan dönüşte de Fatih Terim'i Galatasaray'a imza atarken görürüz. Galatasaray yine güçlü bir yönetim ve güçlü bir teknik direktör ile biraradadır. Sırada ise bu takımı yönetecek bir maestroya ihtiyaç vardır. Galatasaray yöneticileri bir uçak yolculuğundaki seyahat dergisinde onun ismini görürler. Romanya'nın en büyük futbolcusu, Real Madrid ve Barcelona'da top koşturmuş Gheorghe Hagi boştadır. Bağlantılar kurulur, birden Hagi de kendisini Galatasaray bayrağı ile yan yana bulur. Ağzından ise bu takımın rengi tıpkı ülkem Romanya gibi sarı-kırmızı, çok güzel tesisleri var, bu takımı çok sevdim sözcükleri dökülür. İşte o andan itibaren Fatih Terim'in sahadaki siluetidir Hagi. Takımı idare eder, kimin nerede ne zaman olacağını belirler, altyapıdan oyuncuları da yetiştirmeye başlar. Bugün insanlar Emre Belözoğlu ve Arda Turan isimlerini biliyorlarsa bu oyuncuların gelişmesinde Hagi'nin payı yadsınamaz. Sadece kendisi değil, diğer oyuncular da Hagi ile beraber gelişmektedir. Biraraya gelen yönetim teknik kadro ve futbolcu ekibi, 4 senelik gelişim safhasından sonra Hagi ile birlikte Metin Oktay ve Tanju Çolak'tan sonra gelmiş en büyük golcü Hakan Şükür, Taffarel, Popescu, orta saha dinamoları Okan Buruk,Suat Kaya,Emre Belözoğlu ile birlikte muhteşem bir kadroya ve muhteşem bir başarıya imza atarlar. Türkiye ilk Avrupa Kupası'nı almıştır. Sonra teknik direktör olan Lucescu ve büyük golcü Jardel ile birlikte Süper Kupa'yı da alıp, Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final oynarlar. Aynı ekip Milli Takım'ın iskeletini de oluşturmuştur. 2002 Dünya Kupası'ndaki üçüncülük de çıtayı artık çok yükseklere çıkaran bu futbolcular ile gelmiştir.
Futbol her zaman gelişti ve gelişmeye de devam ediyor. Türk futbolu her ne kadar yavaş ilerlese de biraz kör topal kalsa da, bu gelişmeye ayak uydurmak zorunda. Artık bir patlamanın daha olması an meselesi. Galatasaray olsun, bir başka takım olsun birileri bunu yapmalı. Bakalım bu teknik direktörler ve futbolcular içinde yeni teknik direktörler ve futbolcular doğacak mı, Türk futbol tarihine ismini altın harfle yazdırmaya hazırlanan diğer oyuncular kim olacak? Bunu hep birlikte göreceğiz.
30 Temmuz 2011 Cumartesi
Sanatçıya Saygı (?!?)
Bu sene Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü tarafından Aspendos Opera ve Bale Festivali'nin 18.'si düzenlendi. Festival kapsamında Türkiye'den ve dünyanın çeşitli ülkelerinden opera ekipleri muntazam eserler sahneledi. Festival'in en flaş ismi ise dünyaca ünlü şef Mehta ile gelen ve en az Mehta kadar ünlü Viyana Filarmoni Orkestrası'ydı. Viyana Filarmoni'nin üst üste 2. sene ülkemizi ziyaret ettiği bu gecede Antalya'lılar tam anlamıyla Aspendos'u tıklım tıklım doldurdu, insanımızın klasik müzikle tanışması, ülkemizde de klasik müzik sevgisinin çoğalması adına gerçekten güzel bir akşamdı. Bizler de televizyonda izlediğimiz için oldukça şanslıydık, buradan Habertürk kanalına ve Bedia Güzelce'ye sonsuz teşekkürler.
Konser 2 bölümden oluşuyordu ve arada Bedia Güzelce, TRT Radyo3'te salı sabahları yaptığı enfes program ile de kalbimizde yer edinmiş Serhan Bali ve müzik eleştirmeni Evin İlyasoğlu ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Her şey gayet güzel gidiyordu ne var ki Evin İlyasoğlu'nun seyirciler ile ilgili talihsiz cümlelerini duyana kadar. Seyirciyi saygısızlıkla eleştiriyordu kendisi kulaklarıma inanmamıştım. Neymiş, orkestranın konsantrasyonunu bozmuşlar, eser aralarında alkışlanır mıymış? Hatta ertesi günkü yazısını da sanata sanatçıya saygı üzerine oturmayı planlıyormuş. Serhan Bali aynı konuya olduğunca alttan alır bir şekilde yaklaşarak coşkulu bir izleyici kitlesinin olduğunu ve ilk kez bir klasik müzik konseri izleyen kişilerin de ağırlıkta olabileceğini belirtti ama Evin Hanım'ı durdurabilmek ne mümkün? Yapılmazmış edilmezmiş.
Ben ilk başta yerimden oynayan sinirlerimi yatıştırmak için bayağı bekledim, bu yazıyı yazmayı da neredeyse 1 ay kadar erteledim. Ama bugün internette gördüğüm bir başka durum ile de gerçekten dumura uğradım. Aynı kişi, Türkiye'nin ilk ve tek Avrupa Kupası finali oynanırken konser izleyen kişileri gerçek müziksever olarak nitelemiş ve diğer herkesi tu kaka ilan etmiş.
Nedir bu sadece belli kişiler belli işleri yapar diyip diğer herkesi soyutlamak, kendisini ve kendisi gibi düşünenleri ulaşılamaz bir noktaya yerleştirmek. Belli değil mi o kişilerin de hayatlarında ilk kez klasik müzik konseri izledikleri ve bu nedenle başka bir esere geçtiklerini sandıkları için alkışladığı? Sonunda seçkinci deyince de kızıyorsunuz Evin Hanım ama bu seçkincilikten kurtulacak cümleler kurmanız gerekir. Unutmayınız ki bu ülkede klasik müzik sevenler ve dinleyenlerin oranı %5 bile değil. O gecede klasik müziği eğer 10-15 genç sevdiyse bu bile başarıdır.
Son olarak da bir sözüm Viyana Filarmoni'ye. Tamam yeni yıl dışında polkalar valsler çalmak için büyük servet ödenmesi gerekir ama ve Mehta'nın orkestrayı yönetmesinin 50 yılı şerefine ilk konserinin eserlerini çalmak saygı duyulası ama bütün turnede çalmak yerine daha popüler eserler seslendirmek çok mu zor acaba? Bunun aynısını geçen sene de bu seneki programda da gördük, insanlar bir beklentiyle geliyorlar, bu beklentiye de güzel cevap vermek hoş bir jest olurdu..
Konser 2 bölümden oluşuyordu ve arada Bedia Güzelce, TRT Radyo3'te salı sabahları yaptığı enfes program ile de kalbimizde yer edinmiş Serhan Bali ve müzik eleştirmeni Evin İlyasoğlu ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Her şey gayet güzel gidiyordu ne var ki Evin İlyasoğlu'nun seyirciler ile ilgili talihsiz cümlelerini duyana kadar. Seyirciyi saygısızlıkla eleştiriyordu kendisi kulaklarıma inanmamıştım. Neymiş, orkestranın konsantrasyonunu bozmuşlar, eser aralarında alkışlanır mıymış? Hatta ertesi günkü yazısını da sanata sanatçıya saygı üzerine oturmayı planlıyormuş. Serhan Bali aynı konuya olduğunca alttan alır bir şekilde yaklaşarak coşkulu bir izleyici kitlesinin olduğunu ve ilk kez bir klasik müzik konseri izleyen kişilerin de ağırlıkta olabileceğini belirtti ama Evin Hanım'ı durdurabilmek ne mümkün? Yapılmazmış edilmezmiş.
Ben ilk başta yerimden oynayan sinirlerimi yatıştırmak için bayağı bekledim, bu yazıyı yazmayı da neredeyse 1 ay kadar erteledim. Ama bugün internette gördüğüm bir başka durum ile de gerçekten dumura uğradım. Aynı kişi, Türkiye'nin ilk ve tek Avrupa Kupası finali oynanırken konser izleyen kişileri gerçek müziksever olarak nitelemiş ve diğer herkesi tu kaka ilan etmiş.
Nedir bu sadece belli kişiler belli işleri yapar diyip diğer herkesi soyutlamak, kendisini ve kendisi gibi düşünenleri ulaşılamaz bir noktaya yerleştirmek. Belli değil mi o kişilerin de hayatlarında ilk kez klasik müzik konseri izledikleri ve bu nedenle başka bir esere geçtiklerini sandıkları için alkışladığı? Sonunda seçkinci deyince de kızıyorsunuz Evin Hanım ama bu seçkincilikten kurtulacak cümleler kurmanız gerekir. Unutmayınız ki bu ülkede klasik müzik sevenler ve dinleyenlerin oranı %5 bile değil. O gecede klasik müziği eğer 10-15 genç sevdiyse bu bile başarıdır.
Son olarak da bir sözüm Viyana Filarmoni'ye. Tamam yeni yıl dışında polkalar valsler çalmak için büyük servet ödenmesi gerekir ama ve Mehta'nın orkestrayı yönetmesinin 50 yılı şerefine ilk konserinin eserlerini çalmak saygı duyulası ama bütün turnede çalmak yerine daha popüler eserler seslendirmek çok mu zor acaba? Bunun aynısını geçen sene de bu seneki programda da gördük, insanlar bir beklentiyle geliyorlar, bu beklentiye de güzel cevap vermek hoş bir jest olurdu..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)